Monday, May 2, 2016

kelimelerin değer kaybetmesi

sevgi sözcüklerin hiç düşünmeden ve en önemlisi hissedilmeden sarfedildiğini, harcandığını düşünüyorum. benim gördüğüm bu. "en çok biz aşığız, en çok biz seviyoruz" yarışında olan, çoğu henüz reşit olmayan, ya da kişiliği yerine oturmamış karaktersiz yetişkin insanların, yılmaz erdoğan'ın deyimiyle "bir kamyon yükü anlam taşıyan" kelimeleri öylesine gelişi güzel harcamaları. 
hissedilen duyguları bir insanın gözlerine bakarak anlarsınız ve yanlış anlaşılmaya müsait değillerdir bakışlar. ama her şeyi kelimelere dökmek isteriz ya, işte orda boka sarıyor her şey. çünkü bakışlar çakma değildir, miş gibi bakılmaz. ama kelimeler öyle değil. istediğin kadar süsleyebilirsin kelimeleri, abartabilirsin, yalan söyleyebilirsin, içindeki şerefsiz şairi konuşturabilirsin. kelimelere hakim olabilirsin, ama gerçekten hissetmediğin sözler söylemek niye? 
ben, bir kız arkadaşıma bile "canım" demeden önce yüz kere düşünürüm. ve çoğu zaman o kelimeyi kullanmamayı tercih ederim. karşı karşıya sohbet ederken de zor çıkar ağzımdan, whatsapp'ta, messenger'da bilmem nerde yazarken de nadir kullanılması gereken kelimedir benim için "canım". gereksiz yere kullandıysam kendime kızarım. ama gel gör ki bu kadar anlam yüklü bir kelime ağıza sakız olmuş. canım da canım, ne boktan canın varmış ki doğru düzgün tanımadığın bir insana canım diyebiliyorsun, hayret. onun yerine bir dostunla samimi bir şekilde derdini paylaşırken elini tuttun mu? tutmadın mı? neden? "canım" derken kolaydı, tensel temasa geçince mi çekiniyorsun? 
"aşkım, bitanem" dediğin sevgilinin dudaklarını öpmekten çekinmiyorsun, çünkü onu sevdiğini göstermek için içinden gelen ilk şey dudaklarına yapışmaktır, değil mi? ama en son ne zaman "aşkım" dediğin insanın avuç içlerinden, parmak uçlarından öptün? bu sevgi sözcükleri öylesine mi söyleniyor?

26 senelik hayatımda iki kişi bana "ömrüm" dedi. biri annem, biri babam. kanım canım olan insanlar, kanı canı olan bana "ömrüm" der ve bunun gerçekliğini, samimiyetini, doğruluğunu asla sorgulamam. ama henüz yeni birlikte olmaya başladığım adam beni neden "ömrüm" diye kaydeder telefon rehberine? sevgili olmak bunu mu gerektiriyor? var mı öyle bir kural? ilk aylar "aşkım" denir. üç aydan sonra "hayatım'a" geçilir. bir seneden sonra "canım'dan" "canımın içi'ne" level atlanır ve birkaç sene birliktelikten sonra "ömrüm" diye hitap edersin. hatta ve hatta "sana kurban olurum" demekten asla çekinmezsin. öyle mi? neden? hislerinden emin bile olmadığın halde onları neden kelimelere çevirirsin?

halbuki kurban olanı şimdiye kadar görmedim. 
demek ki ağızdan çıkanla kalpte hissedilen şey aynı anlamı taşımıyor.
sevgilinizi "hayatım" diye değil de ismiyle çağırmanız sizi daha az aşık yapmaz. kimse sizin ilişkinizde bir sorun olduğunu düşünmez. 
hissetmediğiniz duyguyu kelimelere çevirmeye çalışmayın. 
bir insana "ayşe'm, fatma'm, hayriye'm, ahmet'im, mehmet'im" dediğinizde o insana nasıl bir değer, nasıl bir sevgi biçtiğinizin farkında mısınız? bence çoğu insan farkında değil. öylesine söylenecek bir şey değil.

gaza (aşka?) gelip bu kelimeleri kullanmayın. sarfetmeyi de duymayı da haketmeyen insana ağır gelir. ya kelimenin altında er ya da geç ezilirsin, ya da karşındakini altında ezersin o kelimenin. çünkü hissetmediğin bir sevgiyi yüklenmeye çalışırsın ama taşıyamazsın. o yüzden, sevgili okurum, bunlar dudaklarından dökülmeden, bir daha düşün, bir daha yokla kalbini.
duygularına tercüman arıyorsan herkesin diline pelesenk olmuş, ağızlara sakız olmuş, o kelimelerde arama. senden af dilerken sesinin titreyişinde ara, sarılırken göğsünde hissettiğin kalp atışında ara, gözlerinde ara. 
ama kelimelerde arama. çünkü onlar çoğu zaman uydurmadır, yalandır, düşünmeden sarfedilendir, gaza gelip söylenendir, "ben aslında öyle demek istemedim, sen yanlış anladın, sen öyle anlamak istedin"dir. 

"canımın içi" diye adlandırdığın insana karşı hissettiğin kolay kolay sararıp gitmez. kolayca sararıp gittiyse canının içi değildir o, canını içi olsa duramazsın. 

sevgili sabırlı okurum, bir bakış atmadan düşünmene gerek yok, gözlerinle anlattığın hiçbir zaman yalan değildir, samimiyetsiz değildir. ama kelimelerini özenle seç. kime hangi kelimeyi yakıştırdığını iyi düşün. 


çok ciddi bir yazı oldu yahu, böyle planlamamıştım. şu videoyla azcık gülelim.

Saturday, February 20, 2016

yumuşatıcını da al git burdan

geçenlerde kıçımı kaldırıp çamaşır yıkamaya karar verdim. indim aşağa, başka bir kız daha vardı. selamlaştık.
ben çamaşırları doldururken kızın deterjanın koyulması gerektiği yere yumuşatıcı koyduğunu gördüm. kıza dedim ben de böyle böyle. "ayy ben hep yanlış yapmışıım, scheiße!" dedi. deteryan adına bi şeyi yok kızın, hep dayamış yumuşatıcıyı. dedim tamam ben koyarım deteryanı nolcak, yanımda zaten. neyse sonra baktık ki makine çalışmıyor. dedim parasını ödedin mi kartla,
bi baktık kartta parası da kalmamış. neyse dedim hadi bu da benden olsun, çamaşırları çıkarıp uğraşmasın şimdi. benim karttan 1.50€ çektik makineyi çalıştırdık. "teşekkür ederim, sen bekle ben hemen parayı getircem sana" dedi. ya yok gerek yok hayatta olmaz geliyorum hemen falan derken kız dedi ki: "peki o zaman sen bana oda numaranı söyle, ben sana bi ara bi şişe şarapla gelirim, ödeşiriz" dedi.
bi baktım kıza telefon numaramı falan vermişim. ulan dedim kaç senedir bu yurttasın, ilk kez yabanilik yapmadın dedim kendi kendime, aferin lan fulya, yola geliyosun.
aradan iki üç hafta geçti, kızla asansörde karşılaştık. nasılsın faslından sonra direkt okulu, sınavlarımı ve ne zaman biteceğimi sordu. ışık hızıyla soğudum kızdan. ben senle şarap içip kafaları dağıtalım diye düşünürken sen yarama tuz basıyosun, üstelik deteryanla yumuşatıcıyı ayırt edemiyosun, gerizekalı! vedalaştım çıktım asansörden. ben bunu eve falan çağırmam. az kalsn sosyalleşiyordum, tövbe tövbe.

Sunday, February 14, 2016

isimler hakkında

bir fotoğraf gösterdi bana. çok beğeniyormuş adamı. baktım hakkaten de yakışıklıymış.

- sen zaten hep böyle entel isimli erkeklere şaaparsın. sen bir ahmet'le mehmet'le evlenmezsin. ya yağız olcak, ya onat, ya kaan, ya yalın ya da aras. 
+ başka isimler de hoşuma gidiyor aaa. böyle 'erkek adam' isimleri.
- olay beğenip beğenmemen değil. senin kısmetin bu isimliler olacak. hem allah aşkına yağız'ın neresi adam ya. kız kardeşinin adı da buğlem'dir kesin.
bak senin hayatında efnan isminde bir kadın var. ama benim hayatımda yeter'ler var, anlatabildim mi. tabi ki sen ancak yağız'ı beğenirsin. ben de gider muharrem'le evlenirim.
+ ama unutma bak benim annemle babamın isimleri ne?
- ya tamam ahmet'le ayşe'yi anası babası koymuş, o onların suçu. ama ahmet ile ayşe kızını entel yetiştirmiş. o kıza bir yağız şart. aşağsı kurtarmaz.

hakkaten bunu konuşurken düşündüm de, adı efnan olan bir insanla tokalaşmadım bile şu hayatımda. ve yağız adlı birinden hoşlandığımı da hatırlamıyorum. 
ayrı bi dünya zaten bu gizemler, çisemler ve meltemler. gizem eve gelir gelmez o güzel kot pantolonunu çıkarır, katlar o her daim düzenli gardırobuna koyardı, eşofman giyerdi. ben eve gelince o kotu ölsem çıkarmam, daracık kotla rahat etmesem bile çıkarmazdım. ondan sonra vay efendim benim kotlar neden böyle eskiyor ama gizem'in kotları neden hep cıncık gibi. (bkz: cıncık) (bkz: cıncık gibi olmak)

zaten yoğurdu da ayrı bi kaseye koyardı bunlar. ben direkt dalardım kaşıkla kutuya. 
demek ki insanın kökleri batum'a artvin'e bilmem nereye dayanınca böyle entel oluyormuş. bizler yozgat, sivas ve erzincan arası gidip gelirken bir yağız'la bir kaan'la tanışmayı akıl edememişim, vay beni vay.

evet muharrem, satılmış, hasan hüseyin isimli taliplerimi bekliyorum. yağız ve kaan'ları gizem'e yönlediririm ben. saygılar.

Wednesday, September 16, 2015

tatil sonrası

birazdan işe gidicem. gitmeden aklımdakileri yazayım dedim.

bir haftalık tatilim bitti. bu bir haftanın bana nasıl iyi geldiğini anlatamam. yeni insanlarla tanıştım. güzel insanlarla tanıştım. tanıdığım insanları tekrar gördüm, mutlu oldum.
bir sürü güzel şey oldu da, onlar bende kalsın.

- hayır sevgili yapmadım kendime -

almanya'ya döndüğümde tahmin ettiğim gibi hava yağmurlu ve soğuktu. keyfim kaçtı. öfleyip pöfledim. yapacak bir şey yok, tatil bir ay da sürse bitecek.

otelden havaalanına servisle gittik. servise bizden sonra yaşlı bir alman çifti bindi. selam verdiler, kocası çok sempatikti. kadın eh işte. neyse yolucuk 1 buçuk ya da iki saat falan sürdü. yol boyunca şoförle sohbet ettik. havaalanına vardık, indik. kadın bana ne dedi beğenirsin?
"iki saat boyunca türkçe mi konuşulur, kafam şişti".

senin kafana sıçayım kadın.
kan beynime sıçradı yemin ederim.
bu tip almanlar almanya'da "burası almanya burda almanca konuşulçak diye bi tarafını yırtarlar. bunların yanına yabancı biri oturup ana dilinde konuştuğunda rahatsız olduklarını o kadar belli ederler ki, dönüp dönüp bakarlar. hayret bi şey yaa dercesine bakarlar. o kadın o tip işte, anında tanıdım.

sen gelmişsin türkiye'ye, bak türkiye diyorum, ve türkçe duymaya tahammül edemiyorsun öyle mi?
siktir git o zaman daha gelme sen buraya. alanya'yı almanya sandı heralde. bu tip holidaycheck'e temizlik elemanları almanca bilmiyordu, bok gibi otel, üstelik servis ettikleri dondurma çok sertti diye düşük puan verir otele. (bkz: maraş dondurması)

ne güzel enerjimi toplamışım tatilde, mis gibi vakit geçirmişim ve sen, pis musibet, gider ayak beni katil edecektin. cevabını verdim ama sinirim geçmedi eve gelene kadar.
bi de aynı uçağa bindiler bizimle, iyice deli oldum kadının suratini gördükçe.

neyse efendim, böyleyken böyle, anlatayım dedim.
tekrar anlatınca dellendim ama bak.
sakinleşelim, aşağdaki şarkıyı dinleyelim, hatta dans edelim.
öperim. :)




Tuesday, May 5, 2015

izmir #2

günaydiiiin ben geldim!


birkac fotograf paylastim ama biraz da anlatayim. öylesine. 

izmir'e gitmeme birkac saat kala hala hicbir yere gitmiyormusum gibi hissediyordum. aksam oldu, hazirlanip yatarim heralde modundaydim. havaalanina girdigimde "aha gidiyom valla" dedim artik.
izmir'e daha gitmeden cok sevmistim, daha dönmeden cok özlemistim.

bu sarki cok güzel bu arada, dinle bak.

tamamen ön yargisiz ve beklentisiz gittim. 
cok sevdigim ankara'ya gittigimde icimde hep gecmisten kalan iyi veya kötü hisler var. bir sürü ani var sonucta sürekli gittigin yerde. 
bu yüzden izmir'e gidecegim icin cok cok mutlu ve deli gibi heyecanliydim.
orda gecirdigim sürede sürekli ankara ile kiyasladim her seyi ister istemez.

öncelikle, alsancak nasil güzel öyle. ben türkiye'de hic bu kadar neseli insani ayni anda ayni yerde görmedim. ankara'da laf atan atana, insan ürküyor. ama izmir'de tek bir kötü bakis dahi hissetmedim üzerimde. bir de 23 nisan'a denk geldim. her yer bebe dolu. kalabalik, ama huzurlu bi kalabalik. 

ara sokaklardaki kafeler cok hos, oturdukca oturasim geldi. peki ben almanya'da midye dolmayi, bomontiyi, boyozu nerden bulcam? 

herkes deli gibi övdü diye reyhan pastanesine gittim ve sufle yemedim diye cok pismanim. onun yerine cilekli cheesecake yedim. cheesecake uzmani olmasam da, yok arkadas hayal kirikligina ugradim. ben o pastayi almanya'nin dandik bäcker'larinda sürekli yiyorum. türkiye'deki pastalar tatlilar daha farkli oluyodu yav. o cheesecake neydi yani, sebebi neydi ki. ve cay neden 7 lira?

neyse. cok degisik yerlere gitmedim. bi karsiyaka'ya gittim, bir de alsancak iste. ama o kadari bile yetti izmir'i sevmeme.

siz gül satan ablalari basinizdan savmayi nasil basariyorsunuz? ben yoklarmis gibi davranamiyorum, sonra bir bakiyorum elimde gülle ve olmayacak duaya amin demis bir sekilde kaliyorum. 

cekirdek -pardon cigdem- kabuklari haric cok temizdi izmir. cöp kutusu gördüm ya, hatta posetli cöp kutulari. ankara'da cöp kutusu gördügümü pek hatirlamiyorum.
insanlari cok kibar, sakin. bir sürü genc insan. almanya hep yasli doluymus megersem. 

bi dahaki türkiye'ye gidisimde bavulumu acibadem kurabiyesiyle doldurup döncem, o kesin.

tuzu biberi'de cok güzel kahvalti var. her sabah ordaydim. calisanlar cok hizli, cok nazik. pek sevdim orayi.
yanlis hatirlamiyorsam "%100" idi gittigim kafenin adi. kalkasim gelmedi hic. beymen cantali ablalar dolup tasinca "ne fakirmisim ben yav" diye düsündüm.



ve evet, izmir'in kizlari cok güzel. ama böyle bir sehirde yasasam ben de güzel olurdum anasini satayim.

türkiye'den almanya'ya dönünce zaten son derece mutsuz oluyorum da. izmir'den dönünce bok gibi bir almanya havasiyla karsilasinca daha da koydu.

sicmisim böyle ülkeye:




velhasilikelam, gercekten yasanacak sehirmissin izmir. cok güzelmissin, gec bildim.
insallah son gidisim olmaz.

Monday, May 4, 2015

golden rose: rich color 33

golden rose'un rich color serisini uzun zamandir merak ediyordum. türkiye'ye gidince deneme imkanim oldu ve gercekten bayildim. renkler birbirinden güzeldi, neden daha cok almadim diye pisman oldum sonra.

sürümü genis fircasindan dolayi cok kolay ve tek katla bile inanilmaz opak. bu beni cok sasirtti. yine de iki kat uyguladim.
firsat bulursam birkac rengini daha almayi düsünüyorum.







Sunday, May 3, 2015

izmir #1


dikkat: izmir gören masum köylünün gözünden fotoğraflar geliyor.














Tuesday, January 6, 2015

paletlerinizi kendiniz yapın

bir ara herkes farlari icin deli gibi para harcayarak bos palet aliyordu. o furya gecti mi? aklinizda hala varsa bos palet almak ama cok para vermekten de cekiniyorsaniz size daha uygun fiyatli bir tavsiyem var.

rossmann'da veya cesitli drugstore'larda günlük pedler icin kücük teneke kutular satiliyor.
ben bunlari rossmann'dan 0,99 €'ya aldim. farkli farkli desenleri oluyor. 


ihtiyacimiz olan arkasi yapisan ve kesilebilir magnetler.
ben bunu ebay'den yaklasik 4-5 €'ya aldim.


palete koymak istediigniz fari ya da alligi önceden "depot" etmis olmaniz lazim. yani kabindan isi yardimiyla cikarmaniz gerek. bununla ilgili bir sürü video var. mum kullanmak yerine, bir sac düzlestirici kullanin derim.  douglas'da calistigim icin ara sira elimize eski testerlar (yani raflarda ve standlarda müsterilerin kullanmasi ve denemesi icin ürünler) geciyor. kullanilmis olduklari icin bir dezenfekte spreyiyle temizlemekte fayda var. farlarin yapisini bozdugunu görmedim hic. ya da bir seloteypi farin üzerinde yapistirip cekip üzerindeki kurumus yag tabakasini alabilirsiniz. elimdeki kabi olmayan bu testerlari palete yerlestirmek istiyorum. yerlestirmek istediginiz ürünün boyuna göre magneti kesip yapistiriyorsunuz ve palete yerlestiriyorsunuz.




icine farkli boylar sigdirabildiginiz icin gideceginiz yere göre, keyfinize göre icindeki ürünleri degistirebilir, yeni paletler olusturabilirsiniz.

Monday, December 15, 2014

bulgaristan'ın ortasına sıçmak

via
simdi bu nerden aklima geldi de odada tek basima gülme krizine girdim diyorum. te allaam ya..

muhtemelen bu yazimdan sonra takipci kaybetcem. hic yakisiyor mu bi hanimefendiye, böyle bir cici bloga? lütfen.

simdi sene sanirim 2001 ve biz, yani babam, annem, ablam ve ben, arabayla türkiye'ye gidiyoruz. arabayla yolculuk cok yorucu, insan hakkaten perisan oluyor ama bi o kadar da güzel yerler görüyorsunuz. neyse, türkiye'ye az kalmis tamam mi. bulgaristan'dayiz. saat gece kac bilmiyorum ama artik uykusuzluktan saftimiz kaymis. biz daha kücügüz, arabayi kullanabilen bi babam var. o da yol yorgunu tabi, sinirler de gergin heralde. kolay degil, 3000 km yol tepiyorsun.
neyse.
bulgaristan'dayiz böyle zifiri karanlik. bi yere geldik, allah tarafindan unutlmus bir yer. ama umumi bir tuvalet var orda tamam mi. kapida da gicik mi gicik bir kadin oturuyor, tuvalete girenden para istiyor. bizim cisimiz gelmis artik, oraya gircez. o zamanlar bulgaristan'da lev geciyordu, ama babamin yaninda sadece euro var. kadina 0,50 € vercek, ki kadinin istedigi lev'den daha yüksek bi miktar, kadin yok diyo. lev olcak diyo. euro'yu almiyo kadin. babam orda kadinla agiz dalasina girmesin mi olmayan bulgarcasiyla. yok. tuvalete almadi bizi, parayi da kabul etmedi. babamin salterleri atti tabi, bi sinirlendi, bi hisimla arabaya döndu. önce arabayi kalabaliktan uzak bi yere cekti, sonra arabanin dört kapisini* acti ve sinirle "sicin kizim! buraya sicacaksiniz! agzina sictigimin ülkesi" diye sövmeye basladi!

allahim dedim.
allahim.
bu gercek olmasin.
e ama patlamak üzeresin napcan?
kuzu kuzu yolun ortasina birakcan.

ufaktim gerci ama simdi olsa altima yapardim daha iyi.
bulgaristan'in ortasina birakmis bulunduk, arabaya atladik. yola devam.

bu da böyle bir ani.

...

not: niye ayipliyosunuz ya, hic mi calilarin arasinda seytmediniz?

*arabanın dört acik kapisi duvar görevini gördü.

Thursday, December 11, 2014

tırnak bakım rutinim & lush lemony flutter

tirnak bakimim hakkinda birkac soru gelmisti, özet isteyenler icin kullandiklarim:

parlatma törpüsü, cam törpü, metal tirnak itme cubugu ve lemony flutter. 
(asagdaki görsele dikkat)

vakti olanlar burdan devam etsin.

kücüklügümden beri tirnak etlerimi koparmak gibi korkunc bir takintim var. gecenlerde süslü sözlük'te ilgili basliga rastladim ve dedim ki "aa hakkaten bunu ben de deli gibi yapiyor-dum."

ne oldu ne bitti bilmiyorum ama bir sekilde biraktim bu aliskanligimi. baktim ki görüntü daha güzel, eller tirnaklar daha güzel duruyor, oje sürmek de daha fazla keyif veriyor, o düzelmis görüntüyü bozmak istemedim. 

bu yolma huyunu önlemek icin tirnak etleri her zaman nemli tutmak lazim. birkac tirnak eti kremi denedim, ama hicbirinden %100 memnun kalmadim cünkü ya daha fazla kurutuyorlardi ya da tam emilmeyip kirli ve yagli bir görüntü sagliyorlardi.

sonunda gercekten ise yarayan ve artik tirnak bakimimda eksik etmedigim bir ürün var, o da lush'in lemony flutter tirnak eti kremi.
sapsari bir rengi var, agir limon kokusu iceriyor. bu koku konusunda hassas olanlar icin bir dezavantaj olabilir ama beni pek rahatsiz etmiyor. kalin ve yagli bir yapisi var, emilmesi biraz süre aliyor ama sonunda yagdan eser kalmiyor. ilk kullanimdan sonra bile hemen etkisi görülüyor. en güzeli aksamlari sürüp sabah tertemiz, nemli ve saglikli tirnaklarla uyanmak. nasil yapiyor bilmiyorum ama resmen pürüzleri yok edip yeni manikür yapmis gibi bir görüntü yaratiyor.

lemony flutter vegan bir üründür. kutusunda 50 ml var düzenli kullanimda bile uzuuun bir süre kullanirsiniz, cok bereketli bir krem. ayni zamanda dirseklerinize ve ayak topuklariniza kullanabilirsiniz. asiri neme ihtiyac duymayan diger bölgelere (kol ve bacak gibi) bu kremi sürmenizi tavsiye etmiyorum. cildinizin cok kuru oldugunu düsünseniz bile bu ürün kol ve bacaklara sürülcek dogru krem degil.
son kullanma tarihine dikkat edin. tarihi gecince inanilmaz igrenc bir kokusu oluyor ve kullanilmaz hale geliyor.
50 ml bir kisiye cok geldigi icin baska bir kisiyle birlikte almanizi ve paylasmanizi öneririm.


saglikli kütiküllere kavusmak icin elbette sadece bu krem yeterli degil. ayni zamanda düzenli bir sekilde tirnak etlerini itmek gerekir. kesmenizi asla tavsiye etmem, özellikle kullandiginiz manikür makaslari vesaire kalitesizse tirnak etlerinizi yipratirsiniz, mikrop kapma riski olsuturursunuz. tirnak etlerini itmek icin asagda gördügünüz metal parcayi kullaniyorum.

onun disinda asagdaki parlatma törpüsünü ayda bir veya iki kere kullaniyorum. her yerde bulabilirsiniz bu törpüleri, ben rossmann'dan almistim. tirnagin yüzeyindeki pürüzleri törpüleyip ikinci asamada yüzeyi parlatiyor. tirnaklari kisaltmak icin cam törpü kullaniyorum. fazla uzadiysa tirnaklarim tirnak makasi da kullandigim oluyor. cam törpüler tirnaklariniza daha az zarar veriyor ve böylece catlamalarini da bir nebze önlüyor.

tirnak etlerini itip ve ardindan (ya da gün icerisinde, nasil istiyorsaniz) lemony flutter'i sürünce emin olun tirnaklariniz kisa süre icerisinde kendine gelecektir.

not: "lush türkiye'den cekildi, ugrasamam yurt disindan getirtmekle" diyorsaniz bir de kozmetik perisi'ne bakin, size farkli bir önerisi var. :)



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...